Hastane koridorunun bir ucundaki, psikiyatri kapısının önünde beklerken, düşünceler beynimin içinde demir bir misket gibi dönüyor, döndükçe başım zonkluyordu. Herkese ve her şeye sinir oluyordum.
Zamansız ölen karıma, evde tembel tembel oturan oğluma, babadan kalma tarlalara çöken abime, bir türlü dikiş tutturamamış kızıma, apartmandaki komşuma, her gün köpeğiyle gezen adama, otobüs şoförüne, belediyeye, hükümete, çöp kovasına, evdeki ya da dışardaki saçma sapan ayrıntılara; lambanın anahtarına mesela, kornişe, yerdeki halıya, hatta gökte uçan kuşa bile kızıyordum. Galiba en çok da kendime kızıyordum. Hatta sadece kedime kızıyordun da tüm diğer kızgınlıklarımı kendimi aklamak için kullanıyordum.
“Ah be Zeynep’im, ah be gül yüzlüm erkenden çekip gitmeseydin?” dedim kendi kendime. Dedim mi, içimden mi geçti bilmiyorum. İçimden geçip giden, hatta bazen gidemeyen ya da giderken beni de taşa toprağa vura vura götüren diğer düşlerden miydi onu da bilmiyorum. Gözüm, psikolog Zehra Yılmaz’ın açık gri duvarda eğreti duran lacivert kapıdayken, zihnim bunlarla meşguldü.
İnsan kendinden kaçmak istediğinde yapabileceği en iyi şeyi yaptım. Dikkatimi başkalarına çevirdim.
Yanda otuzlarında zayıf bir adam vardı. Arada öne doğru eğiliyor, siyah potinlerine bakıyor, Kafasını sallıyordu. Geri yaslanıyor, telefonunu karıştırıyor, sonra tekrar önüne eğiliyordu. Bazen de ocaktaki tencerenin buharın basıncıyla, kapağı oynatıp hava kaçırması gibi tıslıyordu.
Kulağında kulaklıkla herkese her şeye uzak olduğunu sanan genç bir kız, iki eli arasında tuttuğu telefon ekranına, hızlı hızlı yazılar yazıyor, sağa, sola, yukarı aşağı dürtüyordu. Saçlarını savurdukça bir hayal aleminde gezinen kızların, şimdilerde bu hareketlerle nerelere savrulduklarını, hangi rüyanın kaçıncı safhasına geçtiklerini düşündüm biraz.
Yerinde duramayan küçük oğlan çocuğunu zapt etmeye çalışan kadın, çocuğun peşinden açık renk seramik zemin üzerinde tıkırdayan topuklu ayakkabıları ile sefere çıkan bir süvariyi anımsattığında yüzümde tebessüm hissettim.
Kapı açılsa da Zehra Hanım’a kendimi kenardan gösterebilsem eminim beni hemen çağıracaktı. O nedenle kapı açılında görünecek bir noktaya konumlandım. Yere baktım, elimdeki çantaya baktım, nasırlı elimi ilk kez görüyor gibi inceledim. Yandaki adamı, genç kızı, bilmem kaçıncı seferinden gelen kadın ve çocuğu göz ucuyla takip ettim.
Kapı bir ara açılır gibi oldu. Başımı kaldırıp dikildim. Kapıda bir el vardı ama içerden tutuyordu. Belli ki biri tam çıkacakken aklına gelen şeyleri soruyordu. Çaresizlikle ve umutla bekledim. Küçük çocuk önüme geçip kapıya açılır açılmaz içeri dalacak gibi bakmaya başladı. Yandaki adamdan üst üste iki tıslama geldi, genç kız pek oralıklı değil gibiydi.
Nihayet kapı açıldı, kısa boylu orta yaşta bir adam çıktı. Kapının önünde bir kaynaşma meydana geldi. Ben iyice başımı kaldırıp yüzümdeki sahte bir tebessümü açık aralıktan içeri doğru fırlattım.
Beni gören Zehra Hanım hemen masadan kalktı, kapıya doğru gelirken sesledi; “Mehmet Bey gelin lütfen.” Sıralarını kaptığımı düşünenlere bakmadan, önümdeki çocuktan, arkamdaki nefesten ve topuk sesinden sıyrılıp içeri girdim. Kapıyı bilerek kapatmadım. İçeri adımımı atar atmaz Zehra Hanım konuşmaya başladı;
“Vallahi bıktım artık Mehmet Bey, şu sorunu çöz lütfen,” dedi.
“Merak etmeyin bu sefer halledeceğiz inşallah” dedim ama o pek ikna olmadığını belli eden bir yüz ifadesi ile konuşmaya devam etti;
“Geçen de öyle demiştiniz ama” dedi. “Akşama kadar türlü insanla uğraşıyorum, bir de sıcaklarla boğuşmayayım? Bu sefer lütfen iyice bakın, derdi neymiş halledin lütfen,” dedikten sonra, o masasına doğru yürürken ben alet çantamı çoktan açmış arıza vermiş olan klimaya yönelmiştim.