Etiket arşivi: 7kapı7şifre

HAMNET: BİR ÇOCUĞUN ÖLÜMÜNDEN DOĞAN EDEBİYAT

1. Yazar: Maggie O’Farrell

1972 yılında Kuzey İrlanda’nın Coleraine kentinde doğan Maggie O’Farrell, çağdaş İngiliz edebiyatının en güçlü anlatıcılarından biri olarak kabul edilir. Çocukluk yıllarında geçirdiği ağır bir hastalık nedeniyle uzun süre eğitim hayatından uzak kalmış, bu deneyim onun hayata ve ölüme ilişkin algısını derinden etkilemiştir. Daha sonra Cambridge Üniversitesi’nde eğitim görmüş, gazetecilik ve yaratıcı yazarlık alanlarında çalışmıştır.

O’Farrell’in eserlerinde aile bağları, kayıp, hafıza, ölüm ve insan ilişkilerinin kırılganlığı sıkça işlenen temalardır. Romanlarında tarihsel gerçeklikle duygusal derinliği ustalıkla bir araya getirir. Özellikle karakterlerinin iç dünyalarını büyük bir incelikle yansıtmasıyla tanınır.

2020 yılında yayımlanan “Hamnet”, ona uluslararası çapta büyük bir ün kazandırmıştır. Roman, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünden yola çıkarak yazılmış tarihsel bir kurgu eseridir. Eser yayımlandıktan sonra milyonlarca okura ulaşmış ve çok sayıda ödül kazanmıştır.

O’Farrell’in başarısının temelinde yalnızca tarihsel olayları anlatması değil, tarihin sessiz bıraktığı insanların duygularına ses vermesi yatar. Hamnet’te de bunu yapar: Tarihin büyük adamı Shakespeare yerine, geride kalan bir annenin, bir çocuğun ve bir ailenin hikâyesini anlatır.


2. Romanın Tarihsel Arka Planı

Stratford-upon-Avon ve 16. Yüzyıl İngilteresi

Romanın geçtiği yer, bugün Shakespeare denildiğinde akla gelen ilk şehir olan Stratford-upon-Avon’dur.

Olaylar 1580’li ve 1590’lı yıllarda, yani İngiltere’nin Elizabeth dönemi olarak bilinen zaman diliminde geçer. Bu dönem, İngiliz kültürünün yükseliş yılları olarak kabul edilir. Ancak sıradan insanlar için hayat oldukça zordur.

Günlük Yaşam

  • İnsanların büyük bölümü tarımla uğraşmaktadır.
  • Evler ahşap ve saman karışımı malzemelerle yapılmaktadır.
  • Temizlik ve sağlık koşulları son derece yetersizdir.
  • Çocuk ölümleri yaygındır.
  • Salgın hastalıklar sık görülmektedir.
  • Tıp bilgisi oldukça sınırlıdır.

Roman boyunca okuyucu, çamurlu sokakları, pazar yerlerini, şifalı otlarla dolu bahçeleri ve doğayla iç içe bir yaşamı hisseder. O’Farrell dönemin atmosferini olağanüstü ayrıntılarla kurar.

Veba Korkusu

Romanın merkezinde yer alan ölüm olayı, dönemin en büyük korkularından biri olan veba salgınıyla ilişkilidir.

1596 yılında Shakespeare’in oğlu Hamnet gerçekten de 11 yaşında ölmüştür. Ölüm nedeni kesin olarak bilinmese de birçok tarihçi bunun veba olabileceğini düşünmektedir. O’Farrell romanında bu ihtimali merkeze alır.

Kadının Toplumdaki Yeri

Dönemin İngiltere’sinde kadınların toplumsal gücü oldukça sınırlıdır. Ancak Agnes karakteri bu kalıpları kıran güçlü bir figür olarak karşımıza çıkar. Doğayı bilen, insanları sezebilen ve kendi kararlarını verebilen bir kadın olarak dönemin alışılmış kadın profilinin dışındadır.


3. Ana Karakterler

Agnes Hathaway

Romanın gerçek merkezi Agnes’tir.

Tarih kitaplarında Shakespeare’in eşi olarak geçen bu kadın, O’Farrell’in kaleminde olağanüstü derinlik kazanır.

Özellikleri:

  • Güçlü sezgilere sahiptir.
  • Doğayla yakın ilişki kurar.
  • Şifalı otlar ve tedaviler konusunda bilgi sahibidir.
  • Bağımsız ruhludur.
  • Çocuklarına karşı son derece koruyucudur.

Roman boyunca okuyucu en büyük acıyı onun gözlerinden yaşar.


William Shakespeare (romanda çoğu zaman adı verilmez)

Yazarın dikkat çekici tercihlerinden biri Shakespeare’in adını çok az kullanmasıdır.

O daha çok:

  • Koca
  • Baba
  • Oğul

olarak tanımlanır.

Bu tercih, dünyanın en ünlü yazarını sıradan bir insan ve acı çeken bir baba olarak görmemizi sağlar.


Hamnet

Ailenin ikiz çocuklarından biridir.

Duyarlı, zeki ve meraklıdır.

Romanın adı ona ait olsa da kitap yalnızca onun ölümü hakkında değildir; onun yokluğunun geride bıraktığı boşluk hakkındadır.


Judith

Hamnet’in ikiz kız kardeşidir.

İkizler arasındaki bağ romanın en etkileyici yönlerinden biridir.

Birinin hastalanması diğerini de ruhsal olarak etkiler.


Susanna

Ailenin büyük kızıdır.

Daha sakin ve gözlemci bir karakterdir.

Ailenin yaşadığı trajediyi farklı bir açıdan deneyimler.


4. Ayrıntılı Olay Özeti

Başlangıç

Roman, alışılmış kronolojik sırayla başlamaz.

İlk sahnede Hamnet evde telaşla dolaşmaktadır. İkiz kardeşi Judith ağır hastadır. Evde yetişkin kimseyi bulamaz. Annesi dışarıdadır.

Bu sahne okuyucuyu doğrudan yaklaşan felaketin içine taşır.


Agnes’in Gençliği

Daha sonra roman geçmişe döner.

Agnes, çevresindeki insanlardan farklıdır. Doğayı anlama konusunda olağanüstü bir yeteneği vardır. İnsanların ruh hallerini sezebilir.

Köylüler onu hem sayar hem de biraz korkarlar.


Shakespeare ile Tanışma

Agnes, Shakespeare ailesinin oğluyla tanışır.

Genç adamın kitaplara ilgisi vardır.

İki genç arasında zamanla güçlü bir bağ oluşur.

Agnes hamile kalınca evlenirler.

Bu evlilik dönemin toplumsal kuralları açısından da önemlidir.


Aile Kuruluyor

Çift önce Susanna’yı dünyaya getirir.

Daha sonra ikizler Hamnet ve Judith doğar.

Ev hayatı, ekonomik zorluklar ve Shakespeare ailesinin baskıcı yapısı arasında sürmektedir.

William zamanla Londra’ya gitmeye başlar.

Tiyatro dünyasında yükselirken ailesinden uzak kalır.


Londra ve Stratford Arasında Bölünen Hayat

William’ın kariyeri büyüdükçe aile içindeki mesafe de büyür.

Agnes çocuklarıyla birlikte Stratford’da kalır.

Roman bu süreçte annelik yükünü ve yalnızlığı güçlü şekilde işler.


Salgının Yolculuğu

Romanın en etkileyici bölümlerinden biri budur.

O’Farrell vebanın tek bir evde başlamadığını gösterir.

Doğudan batıya ilerleyen ticaret yollarını takip eder.

Bir pireden bir maymuna, bir tüccardan başka bir tüccara geçen görünmez ölüm yolculuğu anlatılır.

Okuyucu yaklaşan felaketi bilir ancak karakterler bilmez.

Bu durum büyük bir gerilim yaratır.


Judith’in Hastalanması

Bir gün Judith aniden ağır şekilde hastalanır.

Ateşi yükselir.

Hamnet kardeşini kurtarmak için çırpınır.

Fakat kader farklı işleyecektir.


Hamnet’in Ölümü

Judith iyileşmeye başlarken Hamnet hastalığı kapar.

Kısa süre içinde durumu ağırlaşır.

Ailenin tüm çabalarına rağmen kurtarılamaz.

11 yaşındaki Hamnet ölür.

Romanın duygusal merkezi burasıdır.

Ancak O’Farrell ölüm anından çok, ölümden sonra yaşanan sessizliği anlatır.


Yas

Agnes’in dünyası parçalanır.

William Londra’dan döner.

Ancak anne ve baba aynı acıyı farklı şekillerde yaşarlar.

Birisi içine kapanır.

Diğeri çalışmaya sığınır.

Aile üyeleri aynı evde farklı yalnızlıklar yaşamaktadır.


Hamlet’in Doğuşu

Aradan yıllar geçer.

William Shakespeare yeni bir oyun yazmaya başlar.

Oyunun adı “Hamlet” olacaktır.

Hamnet ve Hamlet isimleri dönemin kayıtlarında zaman zaman aynı isim olarak kullanılmaktadır.

O’Farrell bu tarihsel ayrıntıdan hareketle büyük bir edebi yorum geliştirir:

Belki de baba, kaybettiği oğlunu sanat yoluyla yaşatmaya çalışmıştır.


Son Bölüm

Agnes yıllar sonra Londra’da Hamlet oyununu izler.

Sahnede oğlunun adını duyar.

Kaybettiği çocuğun gölgesini hisseder.

Roman burada olağanüstü bir duygusal yoğunluğa ulaşır.

Sanatın, yasın ve hatırlamanın nasıl iç içe geçebileceğini gösterir.


5. Genel Değerlendirme

Hamnet, görünüşte Shakespeare hakkında bir roman gibi görünür.

Ancak gerçekte:

  • Anne olmak hakkında,
  • Yas hakkında,
  • Evlilik hakkında,
  • Hatırlamak hakkında,
  • Sanatın iyileştirici gücü hakkında bir romandır.

Eserin en büyük başarısı, tarihin gölgesinde kalmış Agnes Hathaway’i merkeze yerleştirmesidir.

Birçok okur ve eleştirmen tarafından romanın asıl kahramanının Shakespeare değil Agnes olduğu düşünülür.

Dil son derece şiirseldir.

Olaylardan çok duygular ön plandadır.

Bu nedenle hızlı akan bir roman değil; hissedilerek okunması gereken bir romandır.

Kaçan Danalar Aşkına

 Bir Kurban Bayramı’nda daha kaçan danaların haber olması normal elbette. Kaçanlar, kovalayanlar, bıçağı fazla kaçırıp acil kapısına yığılan acemi kasaplar… Bunlar çok da ilgimi çekmiyor doğrusu.

Ben bilmişlik taslayarak, çok şey bilen feylesof tarzında büyük laflar etmek istiyorum. Bunlara karnınız toksa şimdiden yazıdan kopmanızda fayda var. Az sonra başlıyorum haberiniz olsun…

İnsan, hayatta kaçan danadan çok fazla şey kaçırıyor. Bazen bir otobüsü, bir treni, belki bir uçağı, ya da bir sınavı kaçırıyor ve üzülüyor. En çok da fırsatları kaçırdığı için üzülüyor galiba. Kaçan şeylerin birer fırsat olduğunu anlamak için de zamanı kaçırması gerekiyor. Pişmanlık, dananın boynuna bıçağın dayanması gibi dayandığında iş işten çoktan geçmiş oluyor çoğu kez.

      Kaçan fırsatların danalar kadar önemli bir aşaması da toplumsal, hatta küresel fırsatlar olduğu muhakkak. Yani toplumsal bir fırsat kaçtığında, bireylerin teker teker birçok fırsatı da kaçmasının yolu açılmış olmuyor? Hatta çoğu kez kitlelerin fırsatları kaçırmasına neden olanlar, bundan zerrece etkilenmiyor. Daha da vahimi bu onların işine geliyor.

 (Şimdi cümlenin en büyüğü geliyor 😊)

     Kaçan danasını kovalayan ahalinin, kaçan fırsatlarını da kovalaması gerekmiyor mu? Fırsatları kaçırmasına neden olanlara da hiç olmasa surat asmak hakkını kullanması gerekmez mi? Celladına âşık olmuş bir budala haliyle ne kadar daha yaşayabilir.

    Böyle giderse, kaçırdığı bıçağın keskin ucu, elinde, kolunda değil belki şah damarında bir kesiğe yol açabilir ki Allah muhafaza bunun tedavisi de yok.  

     Bir sınıf daha var ki onların dururumu kaçan danadan da vahim. Kaçanlarla kovalayanlar arasında kalmış çırpınıp duruyorlar. İşin sonunda kimseye de yaranamıyorlar. Savundukları haklar onların en büyük düşmanı. Onlar benim gibi çakma düşünür değil gerçek düşünürler.

     Aklını kaçıranlar ise en rahatı. Oh gel keyfim gel. Akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine deli ol dünya senin kahrını çeksin havasındalar. İyi de yapıyorlar sanki…

Bana müsaade, benim dana da yuları koparmış gidiyor, koşmam gerek… size hayırlı bayramlar…

Eyüp Yıldırım

28 Haziran 2023

Masumiyetin İzinde: Bir Aşkın, Bir Şehrin ve Bir Zamanın Hikâyesi

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi Üzerine Derinlemesine Bir İnceleme

Busy Istanbul street with people walking, vintage cars, tram, and Galata Tower in the background at dusk
A lively Istanbul street with cars, pedestrians, and illuminated Galata Tower at dusk

1. Yazarın Hayatı: Orhan Pamuk’un Edebi Yolculuğu

1952 yılında İstanbul’da doğan Orhan Pamuk, modern Türk edebiyatının dünya çapında en çok tanınan isimlerinden biridir. Nişantaşı’nda, Batılılaşmış ve seküler bir ailenin çocuğu olarak büyüyen Pamuk’un eserlerinde bu sosyo-kültürel çevrenin izleri belirgin şekilde hissedilir. Ailesi mühendislik ve teknik alanlarda köklü bir geçmişe sahipken, Pamuk daha genç yaşta sanata yönelmiş; önce resimle ilgilenmiş, ardından yazının derin dünyasına adım atmıştır.

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne girse de bu eğitimi yarıda bırakmış, daha sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olmuştur. Ancak hayatının asıl yönünü belirleyen şey, kendisini tamamen yazarlığa adama kararı olmuştur.

Pamuk’un edebi kariyeri, Cevdet Bey ve Oğulları ile başlamış; ardından gelen Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Kar ve Masumiyet Müzesi gibi eserlerle giderek derinleşmiştir. Onun romanlarında en çok dikkat çeken temalar arasında kimlik, Doğu-Batı çatışması, hafıza, zaman ve bireysel yalnızlık yer alır.

2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak bu ödüle layık görülen ilk Türk yazar olmuştur. Bu ödül, sadece onun bireysel başarısını değil, aynı zamanda Türk edebiyatının dünya sahnesindeki yerini de güçlendirmiştir.

Pamuk’un anlatım tarzı, detaylara verdiği önem ve nesneler üzerinden kurduğu anlam dünyasıyla özgündür. Özellikle Masumiyet Müzesi, bu yaklaşımın en yoğun hissedildiği eserlerinden biridir.


2. Mekân ve Dönem: 1970’ler İstanbul’u

Masumiyet Müzesi, 1970’li yılların İstanbul’unda geçer. Bu dönem, Türkiye’nin siyasi çalkantılarla, ekonomik zorluklarla ve hızlı bir toplumsal dönüşümle karşı karşıya olduğu yıllardır.

Romanın ana mekânları arasında Nişantaşı, Çukurcuma ve Boğaz çevresi yer alır. Bu bölgeler, hem sınıfsal farkları hem de modernleşmenin farklı katmanlarını temsil eder.

  • Nişantaşı: Batılı yaşam tarzını benimsemiş, zengin ve elit kesimin yaşadığı bir semt.
  • Çukurcuma: Daha mütevazı, geleneksel yaşamın sürdüğü, orta-alt sınıfın mekânı.

Bu iki semt arasındaki geçişler, aslında romanın temel gerilimini de oluşturur: sınıf farkı, yaşam tarzı çatışması ve kültürel ayrışma.

1970’lerde İstanbul’da:

  • Televizyon yeni yeni yaygınlaşmaktadır.
  • Aile yapısı hâlâ geleneksel değerler üzerine kuruludur.
  • Kadın-erkek ilişkileri daha katı normlarla belirlenmiştir.
  • Evlilik, sosyal statünün en önemli göstergelerinden biridir.

Bu bağlamda roman, sadece bireysel bir aşk hikâyesi değil; aynı zamanda bir dönemin sosyolojik portresidir.


3. Ana Karakterler ve Özellikleri

Kemal Basmacı

Romanın anlatıcısı ve merkez karakteridir. Zengin bir aileden gelir, iyi eğitimlidir ve toplumun üst sınıfına aittir. Ancak iç dünyasında derin bir boşluk ve anlam arayışı vardır. Kemal’in en belirgin özelliği, takıntılı bir şekilde sevmesi ve geçmişe saplanıp kalmasıdır.

Füsun

Kemal’in büyük aşkıdır. Daha mütevazı bir çevreden gelir. Doğal, sade ve içten bir karakterdir. Füsun, sadece bir aşk nesnesi değil; aynı zamanda Kemal’in zihninde idealize ettiği bir “masumiyet” temsilidir.

Sibel

Kemal’in nişanlısıdır. Modern, eğitimli ve Batılı yaşam tarzını temsil eder. Kemal için mantıklı bir seçimdir; ancak onunla kurduğu ilişki duygusal derinlikten yoksundur.

Feridun

Füsun’un eşi. Sinemaya ilgi duyan, hayaller kuran ama bu hayallerini gerçekleştirmekte zorlanan bir karakterdir.


4. Olay Örgüsü: Bir Tutkunun Adım Adım İnşası

Roman, Kemal’in nişanlısı Sibel ile evlilik hazırlıkları yaptığı bir dönemde, uzak akrabası Füsun ile karşılaşmasıyla başlar. Bu karşılaşma, Kemal’in hayatını kökten değiştirecek bir sürecin başlangıcıdır.

Kemal ve Füsun arasında kısa sürede tutkulu bir ilişki başlar. Bu ilişki, gizli yaşanır; çünkü hem toplumsal normlar hem de Kemal’in nişanlı olması bu aşkı “yasak” kılar.

Kemal, başlangıçta bu ilişkiyi geçici bir tutku olarak görür. Ancak zamanla Füsun’a derinden bağlanır. Bu sırada Sibel ile olan ilişkisi giderek yüzeyselleşir. Nişan töreninden sonra Füsun’un ortadan kaybolması, Kemal için bir kırılma noktası olur.

Kemal, Füsun’u kaybettikten sonra onun yokluğunda yaşamaya çalışır. Ancak bu yokluk, onu giderek daha saplantılı bir hâle getirir. Yıllar sonra Füsun’u bulduğunda, onun evli olduğunu öğrenir. Buna rağmen Kemal, Füsun’un hayatına yeniden dahil olur.

Kemal, uzun yıllar boyunca Füsun’un evine gidip gelir. Bu ziyaretler sırasında, Füsun’a ait eşyaları gizlice alır. Bu eşyalar — sigara izmaritleri, tokalar, küçük objeler — onun için birer hatıra değil, adeta kutsal nesnelere dönüşür.

Zaman ilerledikçe Kemal’in hayatı, tamamen Füsun etrafında şekillenir. Kendi hayatını askıya alır; onunla geçirdiği anıları yeniden yaşamak için çabalar.

Füsun’un hayatı ise farklı bir yönde ilerler. Kendi evliliği, hayalleri ve hayal kırıklıkları arasında sıkışır. Kemal ile olan ilişkisi hiçbir zaman tam anlamıyla karşılıklı ve dengeli bir aşk hâline dönüşmez.

Romanın trajik zirvesi, Füsun’un bir trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle yaşanır. Bu ölüm, Kemal’in zaten kırılgan olan ruh hâlini tamamen sarsar.

Kemal, Füsun’un ölümünden sonra, yıllar boyunca biriktirdiği eşyalarla bir “müze” kurmaya karar verir. Bu müze, sadece Füsun’a olan aşkının değil; aynı zamanda geçen zamanın, kaybolan anların ve hatıraların somutlaşmış hâlidir.

Roman, Kemal’in bu müzeyi kurma süreciyle ve geçmişe dönük anlatımıyla sona erer. Böylece hikâye, bir aşkın değil; bir takıntının, bir hatırlama biçiminin ve bir kaybetme deneyiminin anlatısına dönüşür.


5. Genel Değerlendirme

Masumiyet Müzesi, klasik bir aşk romanı gibi başlasa da, derinlemesine incelendiğinde hafıza, zaman ve nesneler üzerinden kurulan bir varoluş hikâyesine dönüşür.

Pamuk, bu romanda:

  • Aşkın idealize edilmesini sorgular
  • Nesnelerin hafızadaki rolünü ön plana çıkarır
  • Zamanın lineer değil, parçalı bir deneyim olduğunu gösterir

Kemal karakteri üzerinden, insanın geçmişe tutunma çabasının ne kadar yıkıcı olabileceğini gözler önüne serer. Füsun ise hem gerçek bir karakter hem de bir simgedir: ulaşılmaz olanın, kaybedilmiş masumiyetin sembolü.

Romanın en güçlü yönlerinden biri, detaylara verdiği önemdir. Küçük nesneler, büyük anlamlar taşır. Bu yönüyle eser, edebiyat ile müzecilik arasında benzersiz bir köprü kurar.

Kaçan Keçiler Aşkına

Hastane koridorunun bir ucundaki, psikiyatri kapısının önünde beklerken, düşünceler beynimin içinde demir bir misket gibi dönüyor, döndükçe başım zonkluyordu. Herkese ve her şeye sinir oluyordum.

Zamansız ölen karıma, evde tembel tembel oturan oğluma, babadan kalma tarlalara çöken abime, bir türlü dikiş tutturamamış kızıma, apartmandaki komşuma, her gün köpeğiyle gezen adama, otobüs şoförüne, belediyeye, hükümete, çöp kovasına, evdeki ya da dışardaki saçma sapan ayrıntılara; lambanın anahtarına mesela, kornişe, yerdeki halıya, hatta gökte uçan kuşa bile kızıyordum. Galiba en çok da kendime kızıyordum. Hatta sadece kedime kızıyordun da tüm diğer kızgınlıklarımı kendimi aklamak için kullanıyordum.

 “Ah be Zeynep’im, ah be gül yüzlüm erkenden çekip gitmeseydin?” dedim kendi kendime. Dedim mi, içimden mi geçti bilmiyorum. İçimden geçip giden, hatta bazen gidemeyen ya da giderken beni de taşa toprağa vura vura götüren diğer düşlerden miydi onu da bilmiyorum. Gözüm, psikolog Zehra Yılmaz’ın açık gri duvarda eğreti duran lacivert kapıdayken, zihnim bunlarla meşguldü. 

İnsan kendinden kaçmak istediğinde yapabileceği en iyi şeyi yaptım. Dikkatimi başkalarına çevirdim.

Yanda otuzlarında zayıf bir adam vardı. Arada öne doğru eğiliyor, siyah potinlerine bakıyor, Kafasını sallıyordu. Geri yaslanıyor, telefonunu karıştırıyor, sonra tekrar önüne eğiliyordu. Bazen de ocaktaki tencerenin buharın basıncıyla, kapağı oynatıp hava kaçırması gibi tıslıyordu.

Kulağında kulaklıkla herkese her şeye uzak olduğunu sanan genç bir kız, iki eli arasında tuttuğu telefon ekranına, hızlı hızlı yazılar yazıyor, sağa, sola, yukarı aşağı dürtüyordu. Saçlarını savurdukça bir hayal aleminde gezinen kızların, şimdilerde bu hareketlerle nerelere savrulduklarını, hangi rüyanın kaçıncı safhasına geçtiklerini düşündüm biraz.

Yerinde duramayan küçük oğlan çocuğunu zapt etmeye çalışan kadın, çocuğun peşinden açık renk seramik zemin üzerinde tıkırdayan topuklu ayakkabıları ile sefere çıkan bir süvariyi anımsattığında yüzümde tebessüm hissettim. 

Kapı açılsa da Zehra Hanım’a kendimi kenardan gösterebilsem eminim beni hemen çağıracaktı. O nedenle kapı açılında görünecek bir noktaya konumlandım. Yere baktım, elimdeki çantaya baktım, nasırlı elimi ilk kez görüyor gibi inceledim. Yandaki adamı, genç kızı, bilmem kaçıncı seferinden gelen kadın ve çocuğu göz ucuyla takip ettim.

Kapı bir ara açılır gibi oldu. Başımı kaldırıp dikildim. Kapıda bir el vardı ama içerden tutuyordu. Belli ki biri tam çıkacakken aklına gelen şeyleri soruyordu. Çaresizlikle ve umutla bekledim. Küçük çocuk önüme geçip kapıya açılır açılmaz içeri dalacak gibi bakmaya başladı. Yandaki adamdan üst üste iki tıslama geldi, genç kız pek oralıklı değil gibiydi.

Nihayet kapı açıldı, kısa boylu orta yaşta bir adam çıktı. Kapının önünde bir kaynaşma meydana geldi. Ben iyice başımı kaldırıp yüzümdeki sahte bir tebessümü açık aralıktan içeri doğru fırlattım.

Beni gören Zehra Hanım hemen masadan kalktı, kapıya doğru gelirken sesledi; “Mehmet Bey gelin lütfen.” Sıralarını kaptığımı düşünenlere bakmadan, önümdeki çocuktan, arkamdaki nefesten ve topuk sesinden sıyrılıp içeri girdim. Kapıyı bilerek kapatmadım. İçeri adımımı atar atmaz Zehra Hanım konuşmaya başladı;

“Vallahi bıktım artık Mehmet Bey, şu sorunu çöz lütfen,” dedi.

“Merak etmeyin bu sefer halledeceğiz inşallah” dedim ama o pek ikna olmadığını belli eden bir yüz ifadesi ile konuşmaya devam etti;

“Geçen de öyle demiştiniz ama” dedi.  “Akşama kadar türlü insanla uğraşıyorum, bir de sıcaklarla boğuşmayayım? Bu sefer lütfen iyice bakın, derdi neymiş halledin lütfen,” dedikten sonra, o masasına doğru yürürken ben alet çantamı çoktan açmış arıza vermiş olan klimaya yönelmiştim.

Acılı Bayram Çorbası

 

         Ramazan Bayramı ve dışarıda yağmur var. Pencerelerin arkasından “nerede o eski bayramlar” diyenler gözlerini yollarda bırakmış, unutulmuş yalnızlıklarının eteklerinden tutunup ayağa kalkmaya çalışıyor. Lüzumsuz sözler söylemektense susmayı yeğleyenler, avazı çıktığı kadar karanlık püskürüyor gökyüzüne.

         Kuşların kimisi çoktan yumurtalarının üstünde beklemeye başlamış, kimi ise halen yuva yapma telaşında. Geleceğine umut beslemekten uzak milyonlarca genç, birikmiş çerçöpler kucaklarında konacak yuva aramakta. Yuva yok, umut yok… Şükretmeyi öğütleyen büyüklerine kötü bakışlar atmaya bile lüzum duymayacak kadar gözleri açılmış. Onları nankör sananlardan çok daha akıllılar, “yeni nesil çok bozuldu” diyorlar birbirlerine gülümseyerek, “yeni nesil çok bozuldu gerçekten…”

       Ramazan Bayramı ve dışarıda yağmur var. Havada bulutlar iç içe geçmiş, güneşe başkaldırıyor. “Bulutlar ağlıyor” diyor orta yaşlı bir kadın, “ağlayan ben değilim, gözlerime de ıslak hava kaçtı sanırım, ondan nemli,” diyor, kelimeleri, market vitrinlerinde ıslak izler bırakırken…

        Ramazan Bayramı ve dışarıda yağmur var. Kavgaya soyunmuş, genç kızlar saçlarını örüyor, dillerini biliyor ağzı açık aynalarda. “Daha keskin olmalı kelimeler” diyor çakma sarışın kız.  Esmer uzun burunlu olan, rujuna zehir sürerken, “son tükürüğünüzü kendinize saklayın,” diyor, “düşman eline düşersek ne yapacağınızı biliyorsunuz…”  Bardaklarındaki son yudumu başlarına dikiyorlar, hep birlikte “dönmek var ölmek yok” deyip ant içiyorlar, “tam da böyle değildi sanki bu söz” diyecek olan kız, son anda havada yakalayıp cümleyi, kötü günlerde lazım olur diye arka cebine sokuşturuyor…

       Teneşirde acı bayram çorbası kaynatıyor, kamburu çıkmış küçük bir kız. Saçları sapsarı, gözleri yemyeşil, bakışları sükûnet, sözleri kadifemsi… “Sözleri kadifemsi” diyorlar duyanlar. “Ama” diye ekliyorlar; “ama sözünü duymak için kulak yetmez, hatta kulak istemez, göz görmez…  

    “Yürek” diyesim geliyor içimden, “öyleyse yürek gerek,” diyorum, “âlemin akıllısı sensin değil mi? hemen de anladın yürek olduğunu, hiç de değil aptal” diyor.

    “Hakikaten aptalsın sen, teneşirde kaynatmasına da mı dikkat etmedin, vallahi çok aptalsın!” aptallığım bu kadar yüzüme vurulmasaydı iyiydi diyesim geliyor azcık ama diyemiyorum daha çok aptal durumuna düşerim diye.

        Ramazan Bayramı, dışarda yağmur var. Dışarda olanlar, içimde olanlar. Teneşir üstünde kaynayan kazan.

    Ne siz sorun ne ben söyleyeyim, bayramda neler var…

                                   03.05.2022 Salı

7 Kapı 7 Şifre – Yunus Emre

Mevcut görselin alternatif metni yok. Dosya adı: wh_49513a99d.jpg

Babası Yusuf’a karne hediyesi olarak bir tablet almıştı. Tek bir şartı vardı; bilgisayarın girişinde basit bir bulmacayı çözmek. Bundan kolay ne var diye düşündü Yusuf, ama yanılmıştı. Bu öyle sıradan bir bulmaca değildi. Bulmacayı çözmek için tuşa basması ile kendini bir mağarada buldu. Mağaranın ne girişi ne çıkışı vardı. Sadece değişik şekiller ve rakamlar. Yusuf, şifreleri ipuçlarını buldu, şifreleri çözdü, yedi geçitten geçip Yunus Emre’nin hayatının yedi farklı dönemine şahitlik etti. Farklı kişileri, zamanın koşullarını öğrendi, muhabbet ortamlarına katıldı. Aklını bilgi ile gönlünü sevgiyle doldurdu. Yunus Emre Hazretlerinin hayatında sohbet muhabbetle şiir gibi bir gezinti…

7 Kapı 7 Şifre Mevlana

Mevcut görselin alternatif metni yok. Dosya adı: wh_c8ff1c80f.jpg

Babası Yusuf’a karne hediyesi olarak bir tablet verir. Ama bir şartı vardır; bilgisayar girişindeki bulmacayı çözmek. Ne olmuş yani çözüverir değil mi? Yusuf da öyle düşündü ama fena yanıldı. Bir tuşa bastı her şey değişti. Bilmediği bir yerde buldu kendini. Kapılar, geçitler, şifreler, bilmeceler. Şifreleri çözdü, yedi ayrı kapıdan geçti. Her kapıdan Mevlâna’nın başka bir dönemine gitti. Mevlâna ile birlikte dönemin önemli insanlarını, ülkelerini ve olaylarını da öğrendi. Maceralı bir yolculukla zamana şahitlik etti. Bilgiler edindi, eğlendi.
Hz. Mevlana hiç bu şekilde anlatılmamıştı.