Ramazan Bayramı ve dışarıda yağmur var. Pencerelerin arkasından “nerede o eski bayramlar” diyenler gözlerini yollarda bırakmış, unutulmuş yalnızlıklarının eteklerinden tutunup ayağa kalkmaya çalışıyor. Lüzumsuz sözler söylemektense susmayı yeğleyenler, avazı çıktığı kadar karanlık püskürüyor gökyüzüne.
Kuşların kimisi çoktan yumurtalarının üstünde beklemeye başlamış, kimi ise halen yuva yapma telaşında. Geleceğine umut beslemekten uzak milyonlarca genç, birikmiş çerçöpler kucaklarında konacak yuva aramakta. Yuva yok, umut yok… Şükretmeyi öğütleyen büyüklerine kötü bakışlar atmaya bile lüzum duymayacak kadar gözleri açılmış. Onları nankör sananlardan çok daha akıllılar, “yeni nesil çok bozuldu” diyorlar birbirlerine gülümseyerek, “yeni nesil çok bozuldu gerçekten…”
Ramazan Bayramı ve dışarıda yağmur var. Havada bulutlar iç içe geçmiş, güneşe başkaldırıyor. “Bulutlar ağlıyor” diyor orta yaşlı bir kadın, “ağlayan ben değilim, gözlerime de ıslak hava kaçtı sanırım, ondan nemli,” diyor, kelimeleri, market vitrinlerinde ıslak izler bırakırken…
Ramazan Bayramı ve dışarıda yağmur var. Kavgaya soyunmuş, genç kızlar saçlarını örüyor, dillerini biliyor ağzı açık aynalarda. “Daha keskin olmalı kelimeler” diyor çakma sarışın kız. Esmer uzun burunlu olan, rujuna zehir sürerken, “son tükürüğünüzü kendinize saklayın,” diyor, “düşman eline düşersek ne yapacağınızı biliyorsunuz…” Bardaklarındaki son yudumu başlarına dikiyorlar, hep birlikte “dönmek var ölmek yok” deyip ant içiyorlar, “tam da böyle değildi sanki bu söz” diyecek olan kız, son anda havada yakalayıp cümleyi, kötü günlerde lazım olur diye arka cebine sokuşturuyor…
Teneşirde acı bayram çorbası kaynatıyor, kamburu çıkmış küçük bir kız. Saçları sapsarı, gözleri yemyeşil, bakışları sükûnet, sözleri kadifemsi… “Sözleri kadifemsi” diyorlar duyanlar. “Ama” diye ekliyorlar; “ama sözünü duymak için kulak yetmez, hatta kulak istemez, göz görmez…
“Yürek” diyesim geliyor içimden, “öyleyse yürek gerek,” diyorum, “âlemin akıllısı sensin değil mi? hemen de anladın yürek olduğunu, hiç de değil aptal” diyor.
“Hakikaten aptalsın sen, teneşirde kaynatmasına da mı dikkat etmedin, vallahi çok aptalsın!” aptallığım bu kadar yüzüme vurulmasaydı iyiydi diyesim geliyor azcık ama diyemiyorum daha çok aptal durumuna düşerim diye.
Ramazan Bayramı, dışarda yağmur var. Dışarda olanlar, içimde olanlar. Teneşir üstünde kaynayan kazan.
Ne siz sorun ne ben söyleyeyim, bayramda neler var…
Amerikan edebiyatının en güçlü ve en trajik figürlerinden biri olan Jack London, 12 Ocak 1876’da Amerika Birleşik Devletleri’nin San Francisco kentinde dünyaya geldi. Doğum adı John Griffith London’dı. Hayatı, tıpkı eserleri gibi, sert rüzgârlar ve keskin dönüşlerle dolu oldu.
London’un çocukluğu yoksulluk içinde geçti. Annesi Flora Wellman ruhsal sorunlar yaşayan bir kadındı ve Jack London küçük yaşta hayatın zorluklarıyla karşı karşıya kaldı. Üvey babası John London çalışkan ama maddi olarak sınırlı bir çiftçiydi. Bu nedenle Jack London daha çocuk yaşta çalışmaya başladı.
Gençliğinde birçok iş yaptı:
konserve fabrikasında işçilik
kömür taşıma
istiridye korsanlığı
balıkçılık
gemicilik
Bu deneyimler onun hem hayata bakışını hem de yazarlığını şekillendirdi.
Bir dönem serseri hayatı yaşadı. Amerika’nın batısından doğusuna trenlere kaçak binerek dolaştı. Bu yıllar ona toplumun alt sınıflarını yakından tanıma fırsatı verdi. Daha sonra bu deneyimler eserlerinde güçlü bir gerçekçilik olarak ortaya çıktı.
1890’ların sonunda gerçekleşen Klondike Altına Hücum macerası onun hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Kanada’nın Yukon bölgesine gitti ancak altın bulamadı. Buna rağmen bu yolculuk ona paha biçilmez bir şey verdi: hikâyeler.
Döndüğünde yazmaya başladı. Kısa sürede olağanüstü bir üretkenliğe ulaştı. Başlıca eserleri arasında:
The Call of the Wild
White Fang
Martin Eden
sayılabilir.
Jack London aynı zamanda güçlü bir sosyalist düşünürdü. Kapitalist toplumun eşitsizliklerini sert biçimde eleştiriyordu. İlginç olan şudur ki, yazarlık sayesinde çok zengin oldu. Bu durum onun içinde sürekli bir çelişki yarattı: halkçı bir düşünür ama zengin bir yazar.
Hayatı boyunca yoğun çalıştı, çok yazdı, çok yaşadı. Ancak bu yoğunluk ve içsel gerilimler onu yıprattı. 1916 yılında, henüz 40 yaşındayken, California’daki çiftliğinde hayatını kaybetti. Ölümünün nedeni hâlâ tartışmalıdır; bazı araştırmacılar bunun bir kazara morfin zehirlenmesi, bazıları ise intihar olduğunu öne sürer.
Jack London’un eserlerinde sık sık görülen yalnızlık, mücadele, bireyin toplumla çatışması ve varoluş sancısı temaları, aslında onun kendi hayatının yansımasıdır. Özellikle Martin Eden, birçok eleştirmen tarafından yazarın en kişisel ve en otobiyografik romanı olarak kabul edilir.
2. Romanın Yazıldığı Dönem ve Tarihsel Arka Plan
Martin Eden 1909 yılında yayımlandı. Romanın geçtiği yer California’nın Oakland ve San Francisco çevresi, yani San Francisco Körfezi’dir.
Bu dönem Amerika’da büyük bir toplumsal dönüşümün yaşandığı yıllardı.
Sanayi hızla büyüyor, şehirler genişliyor, işçi sınıfı ağır koşullar altında çalışıyordu. Aynı zamanda Amerika’da bireycilik ideali çok güçlüydü. İnsanların kendi çabalarıyla yükselmesi gerektiğine inanılıyordu. Buna “Amerikan Rüyası” deniyordu.
Ancak gerçeklik çok daha karmaşıktı. Toplum sınıflara ayrılmıştı:
işçi sınıfı
orta sınıf
burjuvazi
Bu sınıflar arasında görünmez ama güçlü duvarlar vardı.
Oakland limanı o dönemde işçilerin, denizcilerin, göçmenlerin ve maceracıların yaşadığı bir yerdi. Liman hayatı sertti: ağır çalışma, düşük ücret ve kaba bir sosyal ortam.
Buna karşılık San Francisco’nun bazı mahalleleri entelektüel ve burjuva yaşamın merkeziydi. Sanat, edebiyat ve kültür çevreleri burada toplanıyordu.
Jack London bu iki dünyanın farkını çok iyi biliyordu. Kendisi de liman işçiliği yapmış, denizlerde çalışmıştı. Bu nedenle romanında:
işçi sınıfının sert gerçekliği
burjuva kültürünün zarif ama yapay atmosferi
arasında güçlü bir karşıtlık kurar.
Martin Eden aslında yalnızca bir aşk hikâyesi değil; aynı zamanda sınıf atlama hayali kuran bir insanın trajedisidir.
3. Romanın Ana Karakterleri
Martin Eden
Romanın baş kahramanı Martin Eden genç bir denizcidir. Eğitim almamış, kaba sayılabilecek bir hayat yaşamıştır. Ancak içinde büyük bir öğrenme ve yükselme arzusu vardır.
Martin son derece güçlü bir iradeye sahiptir. Kendi kendini eğitmeye başlar. Saatlerce kitap okur, yazı yazar, düşünür.
Onun karakterinin temel özellikleri şunlardır:
olağanüstü azim
romantik idealizm
bireysel özgürlüğe tutkuyla bağlılık
toplumla çatışma
Martin’in trajedisi şudur: Başarıya ulaştığında artık o başarıdan tat alamaz hale gelir.
Ruth Morse
Ruth, Martin’in âşık olduğu genç kadındır. Burjuva bir aileden gelir. Eğitimlidir, kültürlüdür ve zarif bir çevrede büyümüştür.
Martin için Ruth yalnızca bir kadın değil, aynı zamanda başka bir dünyaya açılan kapıdır.
Ruth başlangıçta Martin’in gelişimini destekler. Ancak zamanla onun düşüncelerinden ve bağımsız karakterinden korkmaya başlar.
Ruth’un karakteri aynı zamanda burjuva toplumunun güvenli ama sınırlı dünyasını temsil eder.
Brissenden
Brissenden, romandaki en ilginç karakterlerden biridir. Hasta bir şairdir ve Martin’in entelektüel dostu olur.
Toplumun ikiyüzlülüğünü açıkça görür. Martin’e edebiyat ve düşünce konusunda rehberlik eder.
Brissenden aynı zamanda romanın en trajik figürlerinden biridir.
Joe Dawson
Joe Dawson, Martin’in işçi sınıfından arkadaşıdır. Basit ama dürüst bir insandır.
Joe karakteri roman boyunca çalışan insanların dayanıklılığını ve samimiyetini temsil eder.
4. Romanın Olay Örgüsü (Detaylı Özet)
Roman Martin Eden’in Arthur Morse adlı genç bir adamı sokak kavgasından kurtarmasıyla başlar. Arthur, teşekkür etmek için Martin’i ailesinin evine davet eder.
Bu davet Martin’in hayatını değiştiren bir an olur.
Morse ailesinin evinde Martin ilk kez burjuva kültürüyle karşılaşır. Kitaplar, sanat konuşmaları, zarif davranışlar… Ve en önemlisi Arthur’un kız kardeşi Ruth.
Martin Ruth’a âşık olur.
Ancak bu aşk, Martin’de yalnızca romantik bir duygu uyandırmaz. Aynı zamanda bir kendini dönüştürme arzusu başlatır.
Martin artık okumaya başlar. Kütüphaneye gider. Felsefe, edebiyat ve bilim kitapları okur.
Geceleri yazılar yazmaya başlar.
Ancak hayat kolay değildir. Martin aynı zamanda çalışmak zorundadır. Uzun saatler çalışır, sonra eve gelip yazı yazar.
Yazılarını dergilere gönderir. Ama sürekli reddedilir.
Bu reddedilmeler onu sarsar ama durduramaz.
Zaman geçtikçe Martin’in düşünceleri gelişir. Özellikle bireycilik ve güç felsefesi üzerine düşünmeye başlar.
Bu noktada Brissenden ile tanışır. Brissenden ona edebiyat dünyasının gerçek yüzünü gösterir.
Martin yıllarca mücadele eder. Açlık çeker, borçlanır, ama yazmayı bırakmaz.
Sonunda bir gün beklediği şey olur.
Dergiler onun yazılarını kabul etmeye başlar. Ardından kitapları yayımlanır.
Martin Eden artık ünlü bir yazardır.
Ancak ironik olan şudur: Onu yıllarca reddeden insanlar şimdi ona hayranlık duymaktadır.
Daha önce küçümsendiği salonlar şimdi onu ağırlamak istemektedir.
Ruth bile yeniden onun hayatına dönmek ister.
Fakat Martin artık değişmiştir.
Başarıya ulaştığında toplumun değerlerinin ne kadar yüzeysel olduğunu fark eder. İnsanların ona duyduğu saygının aslında ününe duyulan saygı olduğunu anlar.
Bu farkındalık onda derin bir boşluk yaratır.
Romanın son bölümü giderek daha karanlık bir ruh haline bürünür.
Martin denize açılır. Ve sonunda okyanusun sonsuzluğunda kaybolur.
Bu sahne edebiyat tarihinin en etkileyici trajik sonlarından biridir.
5. Roman Üzerine Genel Değerlendirme
Martin Eden yalnızca bir yükseliş hikâyesi değildir. Aynı zamanda başarının anlamsızlaşması üzerine bir romandır.
Jack London bu eserinde birkaç önemli soruyu gündeme getirir:
Toplum gerçekten yeteneği mi ödüllendirir?
İnsan başarıya ulaştığında gerçekten mutlu olur mu?
Birey toplumun dışında yaşayabilir mi?
Roman aynı zamanda Amerikan bireyciliğinin eleştirisi olarak da okunabilir.
Martin Eden kendi gücüyle yükselir. Ancak bu yükseliş onu toplumdan koparır. Sonunda yalnızlık dayanılmaz hale gelir.
Bu nedenle Martin Eden çoğu eleştirmen tarafından modern bireyin trajedisi olarak görülür.
Eser aynı zamanda Jack London’un kendi hayatının bir yansımasıdır. London da tıpkı Martin gibi yoksulluktan yükselmiş ve büyük bir üne kavuşmuştur.
Ama onun da hayatında derin bir varoluşsal yorgunluk olduğu bilinir.
Bu yüzden Martin Eden yalnızca bir roman değil; aynı zamanda bir yazarın kendi ruhuyla hesaplaşmasıdır.
“Onlara palavra savurdukları için mi kızıyorum sanıyorsunuz? Saçma! Ben yalanı severim! Yalan, insanların bütün öteki yaratıklara karşı biricik üstünlüğüdür! Yalan söylersin ve böylece gerçeğe ulaşırsın! Ben yalan söylediğim için insanım. Önceden on dört kez, hatta belki de yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılmamıştır. Ve bu kendine göre onurlu bir iştir. Oysa biz yalanı bile kendimiz kıvıramayız! Bana bir yalan söyle, ama bu yalan senin olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insansın, ikincisinde ise papağan! Biz şimdi neyiz? Biz şimdi ayrıcalıksız hepimiz, bilimde, gelişmede, düşüncede, buluşta, ülküde, istekte, liberalizmde, akılda, tecrübede, her şeyde, her şeyde, her şeyde daha kolej hazırlık sınıfındayız. Başkalarının aklıyla yetinmek hoşlarına gidiyor, alışmışlar bir kez!” Dostoyevski SUÇ VE CEZA
Sabahattin Ali (1907-1948), Türk edebiyatının önemli realist yazarlarından biri olup, sosyalist görüşleri nedeniyle baskı görmüş, hapiste yatmış ve 1948’de faili meçhul bir cinayete kurban gitmiştir.
Roman, 1940 yılında yayınlanmış olup, yazarın Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna gibi eserleriyle birlikte bireysel ve toplumsal çatışmaları işleyen bir yapıttır.
Giriş
•”İçimizdeki Şeytan”, Sabahattin Ali tarafından 1940 yılında yazılan bir psikolojik roman türüdür.
•Eser, realist akımın etkilerini taşır ve bireyin iç dünyasını, toplumsal baskıları derinlemesine inceler.
•Yayınlandığı dönem, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde Türkiye’de ırkçılık ve Turancılık akımlarının yükseldiği bir zamana denk gelir. Roman, İstanbul ve Balıkesir gibi mekanlarda geçer ve aydın bir gencin iç çatışmalarını merkezine alır.
•Sabahattin Ali, bu eserinde insanın kendi zayıflıklarından kaynaklanan “şeytan” metaforunu kullanarak vicdan muhasebesi yapar
özet
•Romanda bir yaz günü Kadıköy’den Köprü ‘ye gelen vapurda Ömer, Emine Hanım ile karşılaşır ve yanındaki Macide’ye âşık olur.
•Ömer, bir yandan postanede çalışmakta, bir yandan da üniversitede okumaktadır. Macide, Balıkesir’de ortaokulu bitirdikten sonra musikiye merakından dolayı Emine Hanım tarafından İstanbul’a getirilmiş, konservatuvara yazılmıştır.
• Altı aydır babasının yolladığı yirmi beş lira ile Emine Hanım’ın Şehzadebaşı’ndaki evinde pansiyoner olarak kalmaktadır. Emine Hanım’ın kocası Galip Bey yağ ticareti yapmaktadır, fakat zamanla işleri bozulur.
•Çok geçmeden Macide’nin de babası ölür ve Balıkesir’den gelen para artık gelmez olur. Emine Hanımlarda sığıntı gibi kalmak istemeyen Macide, bir gece Ömer’le bir gezinti dönüşü geç kalmasından dolayı, hakarete uğrayınca bavulunu alır, nereye gideceğini bilmeksizin Emine Hanım’ın evini terk eder.
karakter analizi
•Ömer: Romanın protagonist’i, zeki ama iradesiz bir aydın tipidir. Balıkesir’den gelen bir aileye sahip, İstanbul’da memur olarak çalışır. İçindeki “şeytan”ı (tembellik, kararsızlık, sorumluluktan kaçış) suçlayarak kendi zayıflıklarını dışsallaştırır. Motivasyonu aşk ve konfor arayışıdır, ancak gelişimi boyunca pişmanlık ve kendini sorgulama evresine girer. Psikolojik derinliği, Sabahattin Ali’nin ustalıkla işlediği bir unsurdur.
•Macide: Ana kadın karakter, idealist, müzik tutkunu bir genç kızdır. Ömer’in aksine iradeli ve kararlıdır; ailesinden kopup İstanbul’a gelmesi cesaretini gösterir. Roman boyunca Ömer’in zayıflıklarına karşı durur ve sonunda ayrılır. Toplumsal cinsiyet açısından, dönemin kadınlarını aşan bir bağımsızlık sergiler.
•Yan Karakterler: Bedri, Ömer’in arkadaşı ve sosyalist bir figür olarak olumlu bir rol modeldir. Emel, Ömer’in eski sevgilisi; Nihat gibi fırsatçılar ise dönemin ırkçı aydınlarını temsil eder. Bu karakterler, Ömer’in çevresindeki baskıyı ve toplumsal eleştiriyi vurgula
DÖNEM
•Roman, 1940’ların Türkiye’sinde geçer; II. Dünya Savaşı’nın etkileri, ırkçılık ve Turancılık akımları fondadır. Sabahattin Ali, dönemin aydınlarının yozlaşmasını, bürokrasiyi ve toplumsal baskıları eleştirir. Sosyalist görüşleri nedeniyle yazar, romanda Nihat gibi karakterler üzerinden ırkçı ideolojileri hicveder. İstanbul’un kültürel ortamı (konserler, vapur yolculukları), dönemin sosyal hayatını yansıtır. Eser, bireysel başarısızlığın toplumsal köklerini sorgular
Lee, tam adıyla Nelle Harper Lee, 28 Nisan 1926’da Amerika’nın Alabama eyaletinde, küçük bir kasaba olan Monroeville’de doğdu. Dört kardeşin en küçüğüydü ve çocukluğu, kitabındaki Maycomb kasabasına çok benzeyen bu yerde geçti. Babası Amasa Coleman Lee, bir avukattı ve eyalet meclisinde de görev yapmıştı – tıpkı kitaptaki Atticus Finch gibi, dürüst ve adaletli bir hukukçu. Harper Lee’nin babasının gençliğinde iki siyahi adamı savunduğu bir dava, kitabın mahkeme sahnelerine ilham verdi.
Çocukluğunda erkek fatma bir kızdı; kısa saçlı, pantolon giyen, maceracı biri. En yakın arkadaşı, komşu çocuğu Truman Capote’ydi – evet, o ünlü yazar! Kitaptaki Dill karakteri tamamen Capote’den esinlenilmiş. Capote gibi meraklı, hayal gücü yüksek bir çocuktu Dill.
Lee, üniversiteye gitti: Önce Huntingdon Koleji, sonra Alabama Üniversitesi’nde hukuk okudu, ama bitirmedi. Bir yıl Oxford’da eğitim aldı. 1950’lerde New York’a taşındı, havayolu şirketinde bilet memurluğu yaptı. Yazmaya hep meraklıydı, ama asıl dönüm noktası arkadaşlarının hediyesi oldu: Bir Noel’de ona “Bir yıl boyunca yazman için para vereceğiz” dediler. Lee işi bıraktı ve yazmaya başladı.
İlk romanı Bülbülü Öldürmek 1960’ta yayımlandı. Hemen bestseller oldu, 1961’de Pulitzer Ödülü’nü kazandı – edebiyatın en prestijli ödüllerinden. 1962’de Gregory Peck’in Atticus’u oynadığı film çekildi, o da Oscar aldı. Peck’e o kadar hayrandı ki, babasının cep saatini hediye etti.
Ama ilginç olan şu: Lee, bu dev başarıdan sonra neredeyse hiç yazmadı. Röportaj vermedi, kamu önüne çıkmadı, münzevi bir hayat sürdü. 2015’te, gençliğinde yazdığı bir taslak Tespih Ağacının Gölgesinde (Go Set a Watchman) yayımlandı – aslında Bülbülü Öldürmek’in ilk haliydi, ama tartışmalı oldu çünkü Atticus’u daha karmaşık gösteriyordu.
Harper Lee, 19 Şubat 2016’da, 89 yaşında, doğduğu kasabada öldü. Hayatının büyük kısmını Monroeville’de geçirdi. Sadece bir romanla (aslında iki, ama ikincisi tartışmalı) edebiyat tarihine geçti. Neden daha fazla yazmadı? Kendisi “Her şeyimi söyledim” demiş gibiydi. Kitabı 40 milyondan fazla sattı, 40’tan fazla dile çevrildi, okullarda okutuluyor. Lee, ırkçılık ve adalet gibi ağır konuları, bir çocuğun saf gözünden anlatmayı başarmış bir dahi.
(Bu kısmı anlatırken yavaş konuşun, anekdotları vurgulayın – örneğin Capote’yle arkadaşlığını, babasının etkisini – ki dinleyici sıkılmasın. Eğer katılım düşükse, “Sizce neden ikinci kitap yazmadı?” diye soru sorup geçiş yapın.)
2. Kitabın Yazıldığı Dönem ve Toplumsal Özellikler
Kitap 1960’ta yayımlandı, ama hikaye 1930’ların ortasında, 1933-1935 yıllarında geçiyor. Bu iki dönem de çok önemli, çünkü Amerika’nın en karanlık zamanlarından biri.
Önce hikâyenin geçtiği dönem: Büyük Buhran (Great Depression). 1929 borsa çöküşüyle başladı, 1930’lar boyunca sürdü. Milyonlarca insan işsiz kaldı, yoksulluk her yeri sardı. Alabama gibi güney eyaletleri zaten fakirdi, tarım ağırlıklıydı – pamuk, çiftçilik. Kitapta bunu görürüz: İnsanlar para yerine yumurta, odunla ödeme yapıyor. Cunningham’lar gibi fakir ama gururlu aileler var. Çocuklar ayakkabısız okula gidiyor. Herkes etkilenmiş, ama siyahiler daha fazla.
Asıl ağır olan ırkçılık. Güneyde Jim Crow yasaları hüküm sürüyor. Bunlar 1870’lerden beri vardı: Siyahlarla beyazlar ayrı okullarda, ayrı otobüslerde, ayrı lokantalarda. “Ayrı ama eşit” diyorlardı, ama eşit değildi hiç. Siyahiler oy kullanamıyordu neredeyse, çünkü vergiler, okuma testleri engelliyordu. Linç olayları yaygındı – Alabama’da 1877-1950 arası 242 siyahi linç edilmiş.
Kitaptaki Tom Robinson davası, gerçek bir olaydan esinlenilmiş: Scottsboro Olayı (1931). Dokuz siyahi genç, iki beyaz kadının tecavüz suçlamasıyla tutuklandı. Trenle seyahat ediyorlardı, iş arıyorlardı – Buhran yüzünden. Jüri tamamen beyazdı, delil yoktu ama suçlu bulundular. Yıllarca sürdü dava, uluslararası skandal oldu. Harper Lee o sırada 5-6 yaşındaydı, ama etkilendi.
Kitap yazıldığı dönem: 1950’lerin sonu, 1960’lar başı. Sivil Haklar Hareketi tam hızlanıyor. 1954’te okullarda ayrımcılık yasaklandı (Brown v. Board of Education). 1955’te Rosa Parks otobüste yer vermedi, Montgomery Otobüs Boykotu başladı – Martin Luther King ortaya çıktı. 1960’ta oturma eylemleri, özgürlük yürüyüşleri.
Lee kitabı tam bu sırada yazdı. Güneydeki ırkçılığı eleştiriyor, ama umut da veriyor: Atticus gibi insanlar var. Kitap yayımlanınca büyük etki yarattı, çünkü beyaz Amerikalılara “Bakın, bu yanlış” dedirtti. Ama bazı güneyliler kızdı, “Bizi karalıyor” dedi.
Günümüzle bağlantısı: Irkçılık bitmedi, ama kitap empatiyi öğretiyor – Atticus’un ünlü sözü: “Bir insanı anlamak için onun ayakkabılarıyla yürümelisin.” Hitler’den bile bahsediliyor kitapta, önyargının ne kadar saçma olduğunu göstermek için.
3. Kitabın Özeti
Kitap iki bölümden oluşuyor, anlatıcı yetişkin Scout (Jean Louise Finch), ama olaylar çocukluğunda geçiyor.
Birinci Bölüm: Çocukluk maceraları, masumiyet. Scout 6 yaşında, abisi Jem 10, babaları Atticus avukat, anneleri ölmüş, Calpurnia bakıyor – siyahi hizmetçi, ama aile gibi.
Yazın Dill geliyor, Truman Capote’den esinli. Üçü Boo Radley’e takıyor: Komşu, evden çıkmıyor, efsaneler var – adam öldürmüş falan. Çocuklar onu görmek istiyor, oyunlar oynuyorlar. Boo aslında masum, ama kasaba dedikoduyla yargılamış.
Küçük olaylar: Scout okula başlıyor, kavgacı. Atticus hava tüfeği alıyor çocuklara, “Bülbülü öldürmek günahtır” diyor Miss Maudie – çünkü bülbül sadece şarkı söyler, zarar vermez. (Bu metafor Tom ve Boo için.)
Kışta kar yağıyor, yangın çıkıyor. Jem’le Scout Boo’nun evinin önünde oynarken, biri Scout’a battaniye örtüyor – Boo!
İkinci Bölüm: Daha ciddi, mahkeme. Atticus, Tom Robinson’ı savunuyor – siyahi bir adam, beyaz Mayella Ewell’e tecavüzle suçlanıyor. Ewell’lar kasabanın en dip ailesi, “beyaz çöp”.
Mahkeme sahneleri muhteşem: Atticus delilleri çürütüyor – Tom’un solu felçli, yaralar sağdan. Mayella yalan söylüyor, babası Bob dövmüş kızı. Ama jüri tamamen beyaz, Tom suçlu bulunuyor. Sonra Tom hapishanede kaçarken vuruluyor, ölüyor.
Atticus’a tehditler geliyor, çocuklar korkuyor. Bob Ewell intikam alıyor: Halloween’de Jem ve Scout’a saldırıyor. Jem’in kolu kırılıyor. Ama biri kurtarıyor onları – Boo Radley! Boo, Bob’u bıçaklıyor (ölüyor).
Şerif Tate, “Bob kendi bıçağına düştü” diyor, Boo’yu korumak için. Atticus kabul ediyor. Scout, Boo’yu evine götürüyor, empatiyi anlıyor: “Onun ayakkabılarıyla yürümek…”
Kitap bitiyor Scout’un Boo’yu anlamasıyla: Masumları korumak lazım, bülbülü öldürmek günah.
Bir kadın düşüyor rüyasına. Bir çocuk sessizce bağırıyor. Bir adam, gece boyunca hiç kimseye çarpmadan yürüyor. ‘Beni Kim Öptü?’ cevap arayan sorularla değil; sizi duygularınızın kıyısında gezdiren anlatılarla örülmüş bir kitap. Zamanın dışına sızan, bazen ayakucumuzda, bazen gönlümüzün ortasında duran, kırılgan hikâyelerle dolu. Eğer siz de gerçeklikten daha gerçek rüyalara inanıyorsanız, bu kitap sizi anlatıyor olabilir.
“‘Beni Kim Öptü’, benim için sadece bir öykü kitabı değil; yılların birikmiş duygularının, yaşanmışlıkların ve içimde taşıdığım soruların bir yansıması. Hayat insana çok şey biriktiriyor: sevinçler, kırgınlıklar, ironiyle karışık hüzünler… Bu kitabı yazarken aslında kendi iç yolculuğuma çıktım. Çocuk edebiyatında masumiyetin dilini aramıştım; burada ise yetişkinliğin karmaşasını, bazen gülümseten bazen de susturan yönlerini anlatmaya çalıştım. Her öyküde biraz kendi iç sesim, biraz da çevremde gördüğüm insanların yankısı var. Belki de bu yüzden, okuyan herkesin kendine ait bir iz bulmasını umuyorum. Çünkü bu kitap, tek başına benim değil, hepimizin hikâyesine dokunabilecek parçalar taşıyor.”
Babası Yusuf’a karne hediyesi olarak bir tablet almıştı. Tek bir şartı vardı; bilgisayarın girişinde basit bir bulmacayı çözmek. Bundan kolay ne var diye düşündü Yusuf, ama yanılmıştı. Bu öyle sıradan bir bulmaca değildi. Bulmacayı çözmek için tuşa basması ile kendini bir mağarada buldu. Mağaranın ne girişi ne çıkışı vardı. Sadece değişik şekiller ve rakamlar. Yusuf, şifreleri ipuçlarını buldu, şifreleri çözdü, yedi geçitten geçip Yunus Emre’nin hayatının yedi farklı dönemine şahitlik etti. Farklı kişileri, zamanın koşullarını öğrendi, muhabbet ortamlarına katıldı. Aklını bilgi ile gönlünü sevgiyle doldurdu. Yunus Emre Hazretlerinin hayatında sohbet muhabbetle şiir gibi bir gezinti…
Babası Yusuf’a karne hediyesi olarak bir tablet verir. Ama bir şartı vardır; bilgisayar girişindeki bulmacayı çözmek. Ne olmuş yani çözüverir değil mi? Yusuf da öyle düşündü ama fena yanıldı. Bir tuşa bastı her şey değişti. Bilmediği bir yerde buldu kendini. Kapılar, geçitler, şifreler, bilmeceler. Şifreleri çözdü, yedi ayrı kapıdan geçti. Her kapıdan Mevlâna’nın başka bir dönemine gitti. Mevlâna ile birlikte dönemin önemli insanlarını, ülkelerini ve olaylarını da öğrendi. Maceralı bir yolculukla zamana şahitlik etti. Bilgiler edindi, eğlendi. Hz. Mevlana hiç bu şekilde anlatılmamıştı.
İkna edilebilir bir yanı yok bu işin. Eğer olsaydı ya da ben bilseydim, bunun için gayret gösterir miydim emin değilim. Emin olmadığıma, hatta baştan böyle bir durumun imkânsız denecek derecede zor olduğunu düşündüğüme göre muhtemelen buna hiç kalkışmazdım.
Bir pazarcının malını satmak için bağırması gibi “ikna” satılamayacağını bildiğim için ve müşterisini çığırtkan bir cazgır edasıyla çağıran lokantanın birbirine karışmış yemek kokularının sokağa bıraktığı sası yağ ve baharat kokusunun peşinden gidemeyecek kadar fikre hürmetim olduğunu bildiğim insanlardan utanırım.
Zavallı ve perişan bir kadının, üzerinden bedenine, bedeninden ruhuna leke leke yapışmış, el ve dudak izlerini suyun kudretiyle temizleme gayreti kadar anlamlı bir emek veremeyen biri, sizin “ikna” çabanızı nasıl ve ne maksatla algılayabilir. Ancak kötü yolun yolcularından düşen perişanlık ve tiksinti dolu, kusmuk kokan sahte tövbelerine bir yenisini eklemeye çalışan biri olarak görecektir sizi.
İkna kendinden öte ve kendine göre yeni bir dünya için olabilir mi? Bence olamaz. Olursa da sahte olur. Az önceki tasvirden daha beter olur. Öyleyse “önce kendi evinin önünü süpürmek gerekir” düsturu yine devreye girecektir.
Ve bence daha da önemlisi o zaman başkasının önünden gözünüzü çekmenin bizim için daha hayırlı olduğunu da göreceğiz. İkna olacağız. İkna oldukça durgun su birikintisinde şavkını seyre dalıp, ondan medet uman bir aptala dönüşmezsek -ki böyle bir risk her zaman vardır- o zaman doğru yola ulaşmasak bile ulaşmanın anahtarını ya da pusulasını kavramaya başlayabiliriz gibi geliyor bana.
Hülasa dostum, erikten kamaşan dişlerini sirkeyle tedavi edemezsin…EYÜP YILDIRIM
Dünyada göç ettiği bilimsel olarak ispatlanan tek ayı türünün Türkiye’de olduğunu biliyor muydunuz? Bu ve bunun gibi birçok doğa olayını macera dolu bir hikâyede okumaya ne dersiniz?
Artvin, Şavşat, Pınarlı köyünde yaşayan Ali, ayı yavrusu ile beklenmedik bir dostluk kurar. Ali’nin hayatını değiştirecek maceralar böyle başlar. Ali, ayı yavrusu ile birlikte, doğanın güzelliklerini, zorluklarını ve sırlarını keşfeder. Bu süreçte hem kendisi hem de çevresindeki insanlar ve hayvanlar hakkında çok şey öğrenir. Bu hikâye, sadece bir macera değil, aynı zamanda doğaya ve tüm canlılara karşı sorumluluklarımızı hatırlatan, kalpleri ısıtan bir eserdir.
“Göçmen Ayılar”, doğayla iç içe yaşamanın getirdiği heyecanı, merakı ve sevgiyi hissettiren bir kitaptır. Bu kitabı okurken, siz de Ali’nin ayı yavrusu ile kurduğu dostluğun, onun hayatında nasıl bir değişime yol açtığını merak edeceksiniz. Peki, Ali ve ayı yavrusu, bu maceradan zarar görmeden çıkabilecekler mi? Cevabı, “Göçmen Ayılar”da bulacaksınız.